Barış Bıçakçı, 1966 Adana doğumlu. Edebiyatla ilişkisi şiirle başlayan Bıçakçı’nın, 1994 ve 1997 tarihlerinde şair arkadaşları ile birlikte yayımladığı iki şiir kitabı var. “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi”(2000) ve “Veciz Sözler”(2002) ile roman alanına geçen Bıçakçı’nın “Aramızdaki En Kısa Mesafe” adlı bir de anı kitabı var.
İki Erkek Bir Genç Kız
Yeni romanı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”de orta yaşlarını süren iki arkadaşın aniden hayatlarına giren genç bir kıza duydukları çaresiz aşkı, aşıklardan birinin –Ender’in- bakış açısından anlatıyor Bıçakçı. Ankara’nın bir mahallesinde büyüyen Çetin ve Ender, üniversite yıllarını ayrı kentlerde geçirseler bile dostluklarından bir şey yitirmemişler, yıllar sonra Çetin’in yeniden Ankara’ya dönmesiyle birlikte hayallerini gerçekleştirerek aynı evde yaşamaya başlamışlardır. Ne var ki, bir kaza sonucu anne ve babasını yitiren ortak arkadaşları Fikret’in Amerika’ya gidecek olması, evlerine beklenmedik bir misafir gelmesine neden olur. Bu misafir Fikret’in üniversiteli kız kardeşi Nihal’dir. İki erkeğin sessizlik sedasız, huzur içinde sürdürdükleri ev hayatları 18 yaşındaki Nihal’in katılımıyla farklı renklere bürünecektir. Büyük aşklarını gençliklerinde yaşayıp tüketmiş, kadınlarla ilişkileri hiçbir zaman istedikleri mecralarda akmamış Çetin ve Ender, alışılageldik erkek refleksleri gösterecekler, bir yandan babalık duygularıyla kızın üstüne kol kanat gererlerken, diğer yandan 35’lik delikanlı hüviyetine bürüneceklerdir; aniden ve hiç fark etmeden aşık oluvermişlerdir Nihal’e! Ancak gururları ve yüklendikleri sorumluluklar, aşklarını dışa vurmalarını kuşkusuz engelleyecektir. Nihal’se karmaşık duygularla bağlanmıştır bu iki erkeğe.
Ortaya çıkan durumun traji-komiği Ender’in bilinç akışından yansıyor okuyucuya; “Havaalanında onun bize koşarcasına gelişini, boynumuza atılışını kaskatı bir biçimde karşılayacak kadar ahlaklıydık. O toydu, duygularını anlamakta, denetlemekte güçlük çekebilirdi. Bize aşık olduğu yanılgısına düşmüş olabilirdi. Ne de olsa biz ikimiz otuz küsur yıllık birikimimizi onun için seferber etmiş, yaşadığı felaketin üzerine yapışmaması için elimizden geleni yapmış, dostluğumuzun doğal coşkusunu onunla paylaşmıştık. Böylece de yaşımızın kaçınılmaz sonucu olan kimi fiziksel sevimsizliklerimizi örtmüştük. Nihal sahiden güzel kızdı, onun yanında sen göbeğinin üzerinde hareket eden bir fok, bense kel kafasını kaşıyan bir maymun olabilirdim. O halde bu küçük, güzel üniversiteli kızın zayıflığından (unutmayalım annesini ve babasını kaybetmişti, bunu hiç unutmayalım!) istifade etmek...”
Farklı kişilikleri, farklı meslekleri ve ilgi alanlarıyla kadınlarla ilişkilerini farklı farklı yaşayan bu iki adam, birbirlerinden başka kimselere itiraf etmeyecekleri aşklarını elbette farklı davranış kalıplarıyla maskeleyecekler, birbirleriyle gizli de olsa rekabete girmeyecekler, dostluklarını zedelemeyeceklerdir. Sadece, her şey olup bittikten sonra, karaya vurdukları günlerden birinde “sen yine kendini sevdin. Bense onu sevdim!” diyecektir Çetin Ender’e.
Bu iki kısa cümlede, Ender üzerinden entellektüel erkek narsizmine dokunup geçiyor Barış Bıçakçı. Hayatını kitaplarla doldurup çeviri yaparak kazanan, Nihal için şiirler kaleme alan Ender, bütün tavırlarında, konuşmalarında hep “en duygusal, en kırılgan benim” havası sezdiren, kitaplardan, sinemadan, müzikten konuşurken kendini kaybeden, beğendiği şeyleri hiçbir sınırlama duymadan öven, beğeni sahibi olmakla ukalalığı birleştiren, benliği irileşmiş bir erkek. Yine de, Çetin’den duyduğu o iki cümle, kendisi için aşkın mümkün olup olmadığını sorgulatacaktır Ender’e.
Bıçakçı, insani duyguları az sayıda sözcükle dile getirmekte giderek ustalaşıyor. Hem onlar arasındaki sevgiyi hem de kendisinin roman kahramanlarına yakınlığını çok iyi aktarıyor okuyucuya. Mesela sevme biçimini sorguladığı Ender’e de haksızlık etmemiş. Öyle ki, şu cümlelerden sonra Ender’in hisleri hakkındaki kuşkularımız dağılıveriyor; “oysa vücudumdaki elektriği toprağa aktarmak için çıplak ayakla dolaşmak gibi bir şeydi istediğim. Ona bir şey vermek, ondan bir şey almak istemiştim. Tek ve küçük bir şey. Ah bunu anlatamam! Beni hala nasıl sarsıyor... İsteğin çocuksuluğu, basitliği... Bütün deneyimlerimi birden silivermesi... Galiba tam o zaman anlamıştım Nihal’e aşık olduğumu.”
Sevgi ve dostluğun romanı
Barış Bıçakçı, ilk iki romanında da benzer temaları işlemişti. Ankara’nın haritasını çıkaran “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi”, ironik isminden de anlaşılacağı gibi atomize olmuş, rekabetçi bir toplumda dostlukların imkansızlığının hüznünü barındırıyordu. Pek çok yan hikayecik içeren “Veciz Sözler”de Sulhi ve Hasan’ın dostluklarıydı öne çıkan; derslerden çok edebiyata gönül veren bu iki “tutunamamış” insan sadece edebiyatla değil Ankara sevgisi ve ilk aşklarını yaşayış biçimleri ile de yakınlaşmışlardı birbirlerine. Tıpkı Ender ve Çetin gibi, belki de derin yalnızlıkları nedeniyle aşık olma halinin kendisine aşıktı onlar...
“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”de de dostluk ve aşkın yanı sıra Ankara’ya geniş bir yer ayırmış yazar. Uzun tasvirler yok, ama Ankara’nın geçirdiği değişimleri ve bu kenti hala yaşanır kılan mekanları birkaç sayfaya çok canlı imgelerle sığdırmasını bilmiş; “Ortak hatıralarımızla dolu yerlerin hızla değiştiğini görüyordum. Sizin sokaktaki bahçeli evler birer birer yıkıldı, basket oynadığımız park taştan betondan sevimsiz bir konser alanına dönüştü, pazaryerine dev bir bina konduruldu, Cuma Pazarı binanın içine taşındı. Caneriklerine bahar güneşi vurmuyordu! Ne yapalım öyle caneriğini? Dershaneye giderken durup seyretmeye ve her seferinde farklı bir şeye benzetmeye bayıldığımız o heykelin olduğu meydan, ‘Maltepe yönüne devam eden araçların hiç beklemeden geçtiği bir kavşak oldu. Alt ve üst geçitler, insan yutan canavarları andıran binalar, otomobiller, iş makineleri, reklam panoları, başımıza her an bir şey düşebilir korkusu bütün şehri sardı.(…) Her şeye rağmen gezip gördükçe Ankara’da sevdiğim yerler oldu. Hepsi de yakın ya da uzak geçmişten hala bir şeyler taşıyan yerler. Hacı Bayram ve çevresinin kasaba havası. Yenimahalle’nin terk edilmiş sineması, meyhaneler sokağı ve Yeni Huzur Oteli. Subayevlerinde hissetiğim tatil yeri neşesi, parlaklığı. Doğanşehir’in dar, gökyüzü göstermeyen sokakları. Cebeci’nin üst tarafındaki bahçeler. Beştepedeki şehre hakim tepe. Kale’nin buyurganlığı. Ulus’ta güzel isimli sokaklar: Kediseven Sokağı, Susam Sokağı, Tarhana Sokağı. At Pazarında kuş kadar bir sokak: Kuş Sokağı.”
Ender’in bu kısa gezintisi, insan ve mekan ilişkisini vurgulayan bir ruh hali ile tamamlanacaktır. Yalnızca insanların değil mekanların da beni heyecanlandırdığını, duygulandırdığını anlamıştım oralarda. Gençken insanların peşinde aptal gibi koşturup durursun. Sonra bir şey olur bir şey biter, vazgeçersin, kendini şehrin dinlendirici, teselli edici, şefkatli kollarına bırakırsın: Eski evler, ağaçlı sokaklar, yüksek tavanlı kahvehaneler, çay bahçeleri, parklar, eski berber dükkanları, eski bakkal dükkanları ve mavi doğramalı camekanlarında insanın alıp koynuna sokmak istediği ekmekleri sergileyen fırınlar...”
Romanda kuşaklar arası ilişkiler de yine abartısızca, ama derinlemesine hissettiriyor kendisini. Ender’in babası ve Reşit Bey, Ender ve Çetin, Nihal ve Bora, üç ayrı kuşağın temsilcileri. Artık orta yaş yorgunluğunu yaşayan Ender ve Çetin, kendilerini yaşlılar kuşağına daha yakın hissediyor, en azından onların deneyimlerinden damıtılmış hayat felsefelerine kulak veriyorlar. Bir zamanlar gülerek dinledikleri Reşit Bey’in sözleri, Ender’in dağarcığındadır şimdi. “Ömür denen şeyin tedricen yaşanmadığını söylemiştir” Reşit Bey; her şeyin birdenbire olduğunun, çocukluktan, ilaçlarını plastik bir margarin kabında saklayan bir ihtiyara aniden geçildiğinin, “kendin için, çocukların için, ülken için güzel şeyler ümit ederken, seni biçimlendiren şeyin güzel bir gelecek hayali olduğunu düşünürken, birdenbire kaderinin, güne ayak uyduramamak, gençliğini, geçmişini özlemek ve hızla dönen dünya tarafından hep kenara savrulmak olduğunun” farkına varmıştır. Nitekim Nihal ve arkadaşlarını bir “1 Mayıs” kutlamasında izlerken benzer düşünceler geçecektir Ender’in zihninden; “hangimiz yaşamadık, savruluşların sonunda bir yerde bizi bekleyen ismimize düzenlenmiş kimlik arayışını? Hangimizin kendini var etme sorunu olmadı? Buna rağmen, pek çok bakımdan bir höyügü andıran orta yaş hoşgörümü Nihal’den esirgiyorum işte” diyecek ve karamsar, ama gerçekçi bir yargıya varacaktır; “belliydi, gündelik hayatın kalıplarına Nihai de girip çıkacaktı. Ona kişilik kazandıran tuhaf, aykırı yanlarını yontarak, yontulmasına izin vererek birer birer kalıpların biçimini alacaktı: Serbest yaşayan üniversite öğrencisi, kendini adamış aşık, militan, mezun, yüksek lisans öğrencisi, saygın bir kurumda uzman yardımcısı, uzman, evli, çocuk sahibi, Kartal, Pendik.”
Erkeklik halleri
“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, kadınlık durumlarını işleyen kadın romanları bolluğunun yaşandığı edebiyat dünyamıza erkeklik hallerini hatırlatıyor. Onurlu, güçlü, ağır başlı, akılcı, başarılı, baba, vb. özellikleri ile anılan erkeklerin kimliklerine bir kader gibi yazılmış rollerini oynarlar, kendilerini hem topluma hem kadınlara karşı sürekli ispatlamak zorunda kalırlarken hiç sorgulanmayan duyguları, düşünceleri, iç hesaplaşmaları ve çektikleri acılar, egemen erkek kültürünün izleri ile birlikte dile getirilmiş.
Hegomonik erkek tavırları göstermekten kaçınsalar bile, Ender ve Çetin de ataerkil kodlanmanın etkisi altındalar. Elbette onların erkeklik davranışları sınıfsal ve toplumsal kültürün ve bağlandıkları ideolojilerin pratikleriyle egemen erkek normlarından farklı. Yine de bir an gelecek ve bize aktardığı hikayenin bir erkeğin tarihine dönüşmesinin önüne geçemeyecektir Ender. Ama o, bir entelektüel olarak kendisini sorgulayacak bilince de sahip. “ben sanki bir erkek dışında başka bir şey değildim. Nihal, daha doğrusu ona beslediğim yaşanmamaya mahkum aşk, beni bir erkeğe indirgemişti. İki yıl boyunca bütün sınıflandırmaları kadın ve erkek başlıkları altında yapmaya zorlamıştı” diyen Ender, hayatın gerçeklerinden, mutluluk verici başka güzelliklerinden, kedilerden, bitkilerden ve diğerlerinden koptuğunu da fark edecek, aşkın insanı zenginleştirdiği kadar fakirleştirebileceğini de anlayacaktır.
Türk romanında son yıllarda boy gösteren 80’nin yenilgisi ile kolu kanadı kırılmış, yalnız kalmış, duygulu, iktidar talebi olmayan, aşkı arayan küçük burjuva entelektüel erkeklerde biridir Ender. Kadın hareketlerini güçlendiği, feminist söylemin taraftar topladığı, kadının cinsel özgürlüğünü pratikte de yaşadığı günümüzde ortaya çıkan erkekliğin bu yeni halini “erkekliğin, kadın standartlarına uymak için geçirdiği düşsel değişim” olarak değerlendirsek bile, Ender ve Çetin, dostlukları ve kendilerini sorgulama biçimleri ile düşsel değişimi pratiğe geçirmesini biliyorlar. Darısı başımıza…